Çöküş düşünceleri ve bilinen uygarlığın sonu






‘İnsanlığın dinleneceği bir son!’
Kutsal metinler bunu kıyamet olarak adlandırır. Gerçekten bir organizma ancak ölümle ve yokoluşla dengeye ulaşır. Yaşadığı sürece iç ve dış etkenlerin sürekli etkileşimi ile ‘huzur’ bulamaz.
Bu süreklilik hali bir yozlaşma ve çöküş yolculuğudur aslında. Bir birey ve toplum her yeni günle ‘bitiş’ bir adım daha yaklaşmaktadır. Bize pozivitizm ve Aydınlanma Çağı’nın bir hediyesi olan ilerleme düşüncesi, Nihilizmin doğru ya da yanlış bir açmazı göstermesiyle artık parlaklığını kaybetmiştir.
Birikim, süreklilik, homojenlik ve düzenlilik sert bir dalgayla yıkılan kumdan kalelere dönüşmüştür, artık.
Çöküş düşünceleri ilerlemenin doruğunda olan insanlığın negatif görüntüsünü gözler önüne sermiştir.
Uygarlık huzursuzluğunun giderek yaygınlaşması saldırganlığı ve suçluluk duygusunu beraberinde getirir (Freud).
Irklar arası karışım saflığı bozar ve çürütür (Gobineau).
Teknik ve mekanik uygarlık kültürü bozar (Spengler).
Çağdaş felsefenin akılcılığı ve doğalcılığı krizleri doğurur (Husserl).

Çöküş düşüncelerinde iki ana kategori bulunur.

Cinselliğin kültürel mesajı



Batı toplumu ve onun şekillendirdiği dünya rahatı ve huzuru kaçmış bir makineye dönüşmüştür. Meta ve insan üreten bir makine... İnsanların 'gerçek' hayatları bu makinenin bir yakıtıdır artık. Bu gerçek yaşamlarındaki her tutum ve davranışlarının sistemce önceden hesaplanabilir, kestirilebilir olması arzulanır. Toplumsal hegemonya tahakküm etmek ister. İşte bu yüzden sistem için tehlike oluşturan, yaşama sevinci  ve zevkinin, yani anarşist cinselliğin önünü almayı dener, çoğu zaman.
Toplumsal iktidar cinselliği insandan güncel kaygılarla koparır ve Viktoria çağındaki Birleşik Krallık'ta yaşandığı biçimde gençlik enerjisini başka alanlara kanalize eder. Savaş ve spor bu alanların en popüler olanlarıdır. Cinselliğini bastıran insan ilkece yok olmaktan kurtulamaz. Mitolojide rastlanılan biçimde bir tür insan-canavar karışımıdır, artık. Saldırganlığını savaş alanlarında ve futbol sahalarında gösterir.
Cinslerin birbirleriyle ilişkileri kapitalist meta dolaşımından bağımsız düşünülemez. Romantizm çağındaki amaçsız ve umutsuz sevgi, yerini baştan çıkarma ve ele geçirme oyunlarına bırakmıştır. Yine de özgür bir düzlemde hareket edemez. Kimin kim ile hangi tarz ve amaçta cinsel bağlantı kuracağı kişilerin kararlarına ve kaderlerine terk edilemez. Bu kural hayaller, düşler ve fanteziler dünyasında bile işler. Sınıfsal farklılıklar hemen kendini belli eder, cinsel hiyerarşi kendiliğinden kurulur.
Sistem cinselliğin sosyal dağılımını gizli eliyle düzenlerken, anarşist patlamaları gözden düşürmek için elinden geleni yapar. Tehlikeli cinsellik, sınıf duvarlarına aldırmayan, aile sistemini hiçe sayan, kendi bireysel hazzını ve mutluluğunu arayan cinselliktir. Bu yaşam sevinci patlamasının önüne geçebilmek için akılcı bir denetim mekanizması geliştirilmek istenir. Bulaşıcı hastalıklar, kötü bir gelecek öngörüsü, sosyal sınıfın imtiyazlarının kaybı sürekli işlenir.
Aslında topluma egemen olan iktidarın temel kaygısı ahlaksal değildir. Ekonomi ve cinsellik arasında bir sürtüşme olduğunun farkındadır. Üretim sürecindeki kayıpları destekleyecek bir yaşam hazzına karşı önlemler alınır. Piyasa da bu hazzı meta satın alımına kanalize eder, tüketiciler için hazırlanan ürünler erotik enerji ile pazarlanır. Piyasa ekonomisinde meta erotikleşirken, erotik de metalaşır. Birey üzerinde iktidar kurmanın yolu bu yaşam hazzının üzerine meta yoluyla ipotek koymaktan geçer. Postmodern çağda cinsel hazzı yaşamak için artık iki bireye bile gerek yoktur. Tekno-erotik ürünler yalnızlık içinde tüketilebilir...
Bu ekonomik baskı araçları geçmişin ahlaki, dinsel baskılarından daha çok etkilemiştir, cinsel hayatı. İş ve yaşam koşulları yaşam sevinci deneyiminin yaşanmasına sürekli sekte vurur. Tıpkı profesyonel kariyer gibi profesyonel cinsellik yaşanmaya başlar. Usta işi birleşmeler, Pin-Up magazinlerden fırlamışcasına barlarda görülen steril güzellik idealleri, parfüm, krem ve losyonlar çevresinde gelişen yakınlaşmalar, amaca yönelik kısa flört süreleri...

Reddediş... Ya sonrası?



I would prefer not to

Herman Melville ünlü romanı Moby Dick’ten iki yıl sonra klasikleşen bir hikâye yazdı. Kahramanı Bartleby yapmamayı tercih ediyordu. Mutlak bir reddediş içindeydi. Patronu ondan sürekli görevlerini yerine getirmesini isterken o sakince ‘yapmamayı tercih ederim’ diyebiliyordu.
Her işçinin hayalindeki bir eylem tarzı…  Patronun otoritesi karşı gelebilmek…  Bartleby bunu uç noktalara taşıyordu. İşin içeriğini sorgulamıyordu, işi reddetmek için mazereti de yoktu. Kılını kıpırdatmıyordu ve mutlak olarak patronunu takmıyordu.
Bu sakin ve huzurlu reddediş aynı zamanda belirsizdi. Karşısındakini çaresiz bırakıyordu. Basitçe yapmamayı tercih ediyordu.
Bartleby, Rönesans filozoflarının deyimiyle bir ‘homo tantum’ du. Yalnızca insan, başka bir şey değil. Edilgenliği ve çıplaklığı o kadar sınırları zorluyor ki soyunuyor, çıplak insanlığa, çıplak varlığa yaklaşıyor. Sonunda Manhattan’ın hapishanesi Tombs’ın dehlizlerinde buhar olup havaya uçuyor!

Her yere gider ama savaş onu takip eder
Coetze’nin romanı The Life and Times of Michael K’nin ana karakteri de bir reddediş kahramanıdır. Michael K bir bahçıvandır, o kadar sade ve sıradan biridir ki bu dünyaya ait olmadığını hissederiz. Bölünmüş bir kurgusal ülkede yoluna sürekli teller, engeller ve otorite yönetimin kontrol noktaları çıkar. Sessizce tüm bunları reddeder ve yoluna devam eder. Karşısına çıkan engeller hayatı sekteye uğratan ve durduran cinstendir. Michael K sırf hayatın deviniminin devamı için reddedişi tercih eder. Yapmak istediği tek şey yeni bir tür balkabağı yetiştirmek ve onun arsızca büyüyüşünü seyretmektir. Michael K’da tıpkı Bartleby gibi çıplak evrenselliğe ulaşır.
“İnsan ruhu sınıflandırmaların üzerindedir ve altındadır”.



Çalışmanın ve otoritenin reddi yani gönüllü köleliğin reddi özgürlükçü politikaların başlangıç noktasıdır.
Etienne de La Boétie tam da böyle bir reddedişi salık vermişti.
“Artık hizmet etmeyeceğinize karar verin, bir anda özgür olursunuz.  Ben sizden alaşağı etmek için bir tiranın tepesine binmenizi istemiyorum, sadece onu desteklemeyin yeter. İşte o zaman tıpkı temel direkleri altından çekilince kendi ağırlığından çöken ve parçalanan büyük Colossus gibi o da elinize düşecektir.”
Reddediş özgürlük politikasının başlangıcıdır, kesin olarak. Ama ya sonrası?

Aşkın şeytani yönü



Şeytanlarım beni terk ederse korkarım meleklerim de uçup giderler
Rilke, amaçlarını öğrendiği psikoterapiden çekilişi üzerine
Mektup 74, Briefe aus den Jahren 1907 bis 1914

Platon ‘Şölen’de aşkın derinlikleri konusunda arkadaşlarını basitçe bilgilendirir: ‘ Eros daimondur’.
Çağdaş insan aşk karşısında bu şeytani alanı her zaman atlamak ister. Ancak bunu yapmak Eros’u iğdiş etmekle eşdeğerdedir. Aşkın tutkulu, doğurgan ve daimonik yanının zıt kutbu sakin bir mutluluk değil, ‘cansıza dönüş’tür. Freud’un dilinde bu ölüm içgüsü ile eşdeğerdir. Tutkunun karşıtı kayıtsızlıktır.
Aşkın şeytani yönü nasıl tanımlanır? Kişiyi tamamen teslim alma gücüne sahip herhangi bir doğal işlev… Seks, kızgınlık, öfke ve iktidar arzusu…
Bu şeytani yön yaratıcı ya da yıkıcı olabilir. Ama genelde her ikisidir de. Daimonik yön, kendini onaylama, kanıtlama, kendini sürdürme ve artırma dürtüsüyle beslenir.  Daimon, benliği aşk öznesi ve nesnesinin bütünleşme gereksinmelerini dikkate almaksızın ele geçirdiğinde kötüleşir. O zaman aşırı saldırganlık, düşmanlık ve zalimlik açığa çıkar. Bu duygular hem bizi hem karşı tarafı korkutur. Genelde bu patlamaları bastırma yolunu bulabiliriz.
Yine de yaratıcılığı körükleyen, bu iddialı benliğin bastırma ardından gelen patlamasıdır.
Yunanca daimon kavramı sanatçıların olduğu kadar ruhsal önderlerin yaratıcılığı için de kullanılırdı. Platon esrikliğin, ‘ilahi deliliğin’ yaratıcı kişiliği tepeden tırnağa sardığını aktarmıştı.
Daimon denilen esrimenin vicdanla ve evrensel ahlak ilkeleriyle alakası yoktur. Vicdan geleneklerle ve süperegonun gücüyle şekillenen sosyal bir üründür. İnsanın kendine dönüşünü temsil etmez.
Goethe diamonun esiri olmuş kişilikler için şöyle der: ‘Birleşmiş ahlaki güçlerin tümü  onlara üstün gelemez… Ve savaşa çağırdıklarında, evrenin kendisi dışında hiçbir şeye yenilmezler’
Daimonik, Latinceye ‘genii’ olarak çevrilmiştir. Bu ‘genius’ kelimesinin kökenidir. Kelime başlarda, koruyucu tanrı, kişinin kaderini yöneten ruh anlamındaydı, ancak sonraları belirli bir özel zihinsel yetenek kavramını karşıladı. ‘Genius’ üretme, doğurma anlamını da taşıdığından daimonik de bireyin içindeki üreticiliğin sesidir.

Çağdaşlık değerlerin yıkılması mı?



Demokratik bireycilik,  gelenekselliğin içeriğini hızla yıpratarak geçmişin mirasını yok etmeye başladı. Her türlü otoriteye başkaldırmak isteyen birey, özgürlüğün tadına bir nebze olsun varınca kendine özgü kurallar ve yasalar oluşturma arzusunu içinde duyar.
Ancak bu onun hazır cevap geleneksel toplumun kesin dünyasından kopmasına, şaşkın kaldığı belirsiz bir çağdaş dünyanın sıkıntılı anlarına hapsolmasına neden olur.
Çağdaşlığın temel niteliği bir cehennem çemberidir. Sorulacak sorular fazlalaşır, cevaplar belirsizleşir, bireylerin bilgi donanımı hızla azalır.
Önceden yaratılmış değerlerin bir hükmü kalmamıştır, çağdaş dünyada.
Toplumun genelinden kopan değerler, bireyin sorgu alanına girdiğinde birçok görünüm kazanır ve kesinliğini yitirir.
Çağdaşlıkta teknik ve bürokratik aklın egemenliği baş gösterir bu belirsizlikte, bu tek merkezli akıl da endüstrileşen bir kitle kültürü inşasında kullanılır.  Spordaki başarılara edebi eserlerden daha fazla değer verilir, yeni sanayi kültürü ürünleri hızla yaygınlaşır.
Demokratik bireycilik neredeyse bir sapkınlığa dönüşür.
Marksist bakış açısıyla Horkheimer ve Adorno yabancılaşma terimiyle yönetilen dünyaya eleştiri getirmiştir.  Kitle kültüründe insan, kendisinden kopmuş ve yarattığı ürünlerin esiri olmuştur. Teknik akılcılık, sahte bir akılcılıktır ve hâkim sınıfın hizmeti altındadır.

Postmodernizmin belirsiz evreni



Batı Avrupa tarihinde erken modernlik Rönesansla başladı. Sanayi Devrimi'ne kadar geçen bu evrede feodal toplumun geleneksel yapısı çözüldü. Belirli toplumsal katmanların bulunduğu, katı bir sosyal ilişki düzeninin yerleştiği feodalitede 'sınıf atlama' teriminin karşılığı pek bulunmazdı. Bir köylü ancak Haçlı Seferleri sayesinde uzak bir diyarda, Kudüs'te şövalye olabilir ve saygınlık bulurdu. Kilise egemenliğinde belirgin ve durağan bir felsefe düşünce hayatına egemendi, bu sıradan hayat her türlü düzensizliği reddediyor ve bunun dışına çıkan günahkarları cezalandırıyordu.
Üçüncü sınıfın doğuşuyla, burjuvazi bu düzeni tehdit etti. Kast düzeninin belirgenliğini aşıp doğuştan gelen kadere karşı çıkan tüccarlar kent yönetiminde söz sahibi olmaya başladı. Zenginliğin asillerden bu yeni sınıfa geçmesiyle, başka bir sanat ve felsefe dünyası gelişti. Erken modernlik farklı bir toplumsal düzen için bastırıyordu. Ulusal kimlik inşası, yerel pazarların birleşmesi ve kentli sınıfın daha belirsiz dünyası... Simgeler ve görsellik plastik sanatlarla, resimle egemenliğini duyurmaya başlamıştı.
Modernlik Sanayi Devrimi ile birlikte belirsizliği bir kat daha arttırdı. Burjuva devrimine eşlik eden teknolojik devrim toplumsal yeniden üretim eski üretim tarzlarını tümden dönüştürdü. Bu yeniden inşa edilen dünyada gerçeklikte baştan kuruluyordu. Erken modernliğin başat sanatları tiyatro ve resmin yerine, doğayı ve evreni hapseden fotoğraf ve sinema etkili olmaya başladı. Toplumsal karşı çıkışlar Markist akımın etkisiyle siyasal ekonomiyi ön plan çıkardı. Yeni bir sınıf olan işçi sınıfı mücadelesini devrim için biçimlendirdi. Kurulan ve gerçeği parçalayan burjuva düzenine karşı proletarya hakikat temelinde bir ütopya arzuluyordu. Aklın ve bilimin baskıcılığında bambaşka bir toplum inşa edeceklerdi.
2. Dünya Savaşı'ndan sonra bu dünya kurulmaya başlandı. Ancak, tamamen farklı bir düzlemde. Bu dönüşümü sol ekonomi-politiğin yerine yapısalcı-göstergebilim sağladı. Reklamcılık, medya, enformasyon ve iletişim ağları kendi alanlarını oluşturup kapitalin hizmetinde sanal bir dünyanın inşasına girişti. Feodalitenin kendine özgü dar kalelerine dönüşseler de bu kurumlar toplumsal hareketliliği iyice hızlandırdı. Değerlerin anlamsızlaşmasına hız verdi. Taklit aşırıgerçekçiliği (hyperrealizm) tüketim toplumunda yaygınlaştı. Dış gerçeklikle olabildiğince az ilişkisi olan tüketici bireyler imgeler, simgeler, markalar evreninde bir oyun oynamaya başlamıştı. 'Kazanan kim?' oyununda, kaybedenler de kendi alt kültürlerini oluşturmaya çabaladı.

TTNET Genç Yeteneklerin Yanında!


TTNET’in “Yeteneğe Destek, Yaratıcı Ekonomiye Destek Projesi”yle, gençlerimiz yeni kariyer firsatlarını keşfediyor.

Bilişim sektörüyle tanışan gençler, aldıkları eğitimlerle iş hayatına hazırlanıyor. TTNET, Türk ekonomisine destek oluyor. Siz de bu ücretsiz eğitimler hakkında bilgi almak için hemen tıklayın.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

Dijital Demokrasi



"Kelimeler üzerinde ve sahte problemler üzerinde kavga etmemiz gerekir. 
Demokrasinin gerçek ve gerekli anlamı kullanıldığı zaman hangi ismi 
istiyorsanız onu seçebilirsiniz.”
Karl Popper

Demokrasi yandaşları internetin merkezsiz yapısını oldukça beğenmişti. Temsili demokrasinin eksik katılımcı yönü internet sayesinde aşılabilir, Atina polis'ine özgü doğrudan demokrasi için altyapı oluşturabilirdi. İnternetin şekillendireceği gelecekteki medya demokrasisi, televizyon çağı kurallarının (filtrelenmiş bir merkezden kitleye yayının) gereksizleşeceği bir iletişim modelini kullanıcılarına sunacaktı.
İnterneti destekleyenler, yurttaşları siyasal karar alma mekanizmalarından uzaklaştıran temsili demokrasinin ölümünü bekliyordu. Kamusal alanın biçimi ve içeriği hızla değişiyor, temsili kurumları gereksiz kılıyor ve kendi gündemini belirliyordu. Bu yeni kamusal alanda herkes tartışmalara katılabiliyor, merkezi yönetimin de bunlara duyarsız kalmasını günden güne zorlaştırıyordu.
Bugünün siyasi aktörleri de mevzilerini kaybetmeden internet ortamında etkileşime geçmeye çalışıyor. Yeni iletişim modelinin avantajlarını fark ediyor ve sonuna kadar kullanmak istiyorlar. Propagandalarını doğrudan ve daha ucuza oluşturabilmenin avantajına karşı duramıyorlar. Yine de karşılarındaki kitlenin merkezsiz olması yöneten sınıfı endişelendiriyor. Denetleme olanağından yoksun, bu kaygan kitle her ana ellerinden avuçlarından akabilir.
Ancak batı demokrasilerinde ve onlara yaklaşmaya çabalayan bizim gibi ülkelerde tehlike henüz o boyutta değil. Baltık ülkelerinde, Doğu Avrupa'da ve şimdi Arap Baharı'nda iletişim araçları kitleleri yönlendirmek için başarıyla kullanıldı. Radyolardan, televizyon kanallarına oradan Facebook ve Twitter gibi sosyal medyaya uzanan dönüşümde belirsiz ama etkin bir merkez kitle kültürü psikolojisini yönlendirebildi. Çok merkezden aynı hedefe yönlendirilen bu başkaldırı bombardımanı, gerektiğinde silah kullanılarak da desteklendi(Libya örneğinde olduğu gibi).
“Vox populi, vox dei”
(Halkın sesi, hakkın sesi)
Latin özdeyişi

Powered by Blogger.